Prof. Dr. Tosun: Millet İttifakı uzun ömürlü olacak

0
18
Meral Akşener Kemal Kılıçdaroğlu

Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gülgün Erdoğan Tosun, iç politikaya ilişkin son gelişmeleri BirGün’e değerlendirdi. Tosun, Muhalefet partilerinin durumu, Millet İttfakı’nın geleceği, ve erken seçim tartışmalarına ilişkin birçok soruya yanıt verdi.

Muhalefet partilerine ilişkin son durum ve erken seçim tartışmalarına da değinen Tosun, “Millet İttifakı’nın genişleyerek mevcut iktidar karşısında bir alternatif oluşturacağı açıktır” dedi. Tosun ayrıca, Gelecek ve DEVA partilerinin de olası bir seçim ortamında üç farklı ittifak senaryosu ile ortaya çıkabileceğini ifade etti.

Prof. Dr. Tosun iç politikaya dair soruları yanıtladı.

Son aylarda hükümet gündem yaratmada sanki zorlanıyor. Bir biri ardına yeni adımlar atılıyor ama en fazla bir hafta konuşuluyor. Ayasofya, Joe Biden, son olarak da Karadeniz’de doğalgaz keşfi. Türkiye’nin siyasal atmosferini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hükümetin gündem yaratma konusunda başarısız olduğunu söylemek kolay değil. Sürekli olarak gündemde tartışılacak yeni konular bulma konusunda maharetli olduğu aşikâr. Ağustos ayı boyunca Ayasofya’dan, Akdeniz’deki Navtex ilanına, İstanbul Sözleşmesi tartışmalarından, bitmeyen yerli aşı müjdelerine, Joe Biden’dan Karadeniz’de doğalgaz keşfi gibi konulara başka ülkelerin yıllarca tartışacağı konuları bir aya sığdırmış görünüyoruz. Gündeme dair tartışmaları iki ayrı boyutta değerlendirmek gerekiyor. Birinci boyut tartışmanın kim tarafından ortaya atıldığı, gündeme ilişkin iktidar-muhalefet dengesinin yönü meselesidir. Bu noktada gündemi belirleyen siyasal aktörün iktidar kanadı olduğunu belirtmemiz gerekiyor. İktidar gündemi belirlemenin yanı sıra gündeme gelen konuların nasıl tartışılması gerektiğini de belirleyen aktör konumunda. Retorik sanatının bütün unsurlarını kullanarak gündeme getirdiği konuları eğip, bükme, tahrif etme konusunda mahir olan iktidar kanadı halkın algılarının yönetimi konusunda üstün durumdadır. Biden’ın 8 ay önceki açıklamalarını gündeme getirmeyi bu çerçeveden okuyabiliriz. Sokaktaki sıradan yurttaşa Navtex ilanının ne olduğu sorulsa değer yargılarından bağımsız bir tanım yapabilecek kaç kişi bulunabilir. Bu üstünlükte ana akım medya kuruluşlarının kontrolü de önemli rol oynamaktadır. “Gerçeğin iletişiminin imkânsız olduğu” çağımızda, politik tepkileri kontrol etmek amacıyla haber algılarını kasıtlı olarak gölgeleyen yanıltıcı içeriklerin etkisi altındaki kitlelerden doğru düzgün bir kavrayış beklemek boştur. Siyasal iktidarın hegemonyası altındaki iletişim dünyasında Muhalefetin gündem belirleme konusundaki gücü oldukça zayıf görünüyor. Siyasal iktidarın proaktif konumuna karşın, muhalefet otomatik olarak reaktif konuma itilmiş durumdadır. Yukarıda saydığımız gündeme ilişkin konularda siyasal iktidarın kitleyi yönlendirme/yöneltme konusunda başarısız kaldığı tek örnek İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılacağına dair tartışmalardır. “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır” sloganı altında birleşen kadın örgütlerinin başarılı girişimleriyle şimdilik siyasal iktidara geri adım attırılmış görünmektedir. Söz konusu başarı siyasal muhalefetin değil, toplumsal muhalefetin başarısı olarak görülmelidir.

İkinci boyut ise, baş döndürücü hızla gündeme gelen konuların ömürleri sabun köpüğü kadar kısadır. İktidarın gündeme getirdiği konuların hızla tükenmesi, hiçbirinde istediği uzun vadeli dönüştürücü etkiyi bir türlü yaratamamasının en önemli nedeni bu konuların suni gündemler olmasıdır. Her güne yeni bir tartışma konusu bulmak için yapılan aceleci davranışlar önemli stratejik hatalara da yol açmaktadır. Müjdesi üç gün önceden basına sızdırılan Karadeniz’deki doğalgaz rezervinin miktarına dair stratejik hata nedeniyle haber bir anda beklentileri karşılamayan bir niteliğe dönüşmüş, iktidar kanadından yeni açıklamalar yapılmışsa da kısa sürede canlılığını yitirmiştir. Siyasal iktidarın gündem belirleme gücünü törpüleyerek, gündem konularının ömrünü kısaltan en önemli etkenlerden biri medya kullanım alışkanlıklarındaki değişime bağlanabilir. Gündem belirleme halkın “hangi konuları” (neyi) tartışacağının belirlenmesidir. Ancak, kitle iletişim araçları aracılığıyla gerçekleşen kamusal tartışmada bu konuları ne kadar derinlikli tartışabildiğimiz, gündem maddelerine dair tarafların seslerini ne kadar duyabildiğimiz ise tartışmalıdır. Bir yandan medya üzerindeki siyasal baskı, diğer yandan TV kanallarındaki neredeyse kadrolu her konuda ahkâm kesen uzmanlar nedeniyle, son yıllarda yurttaşlar kamusal tartışmaları izlemekten uzaklaşmış, ağırlıklı olarak Netflix vb. internet temelli film, eğlence platformlarına, ulusal kanallarda ise dizi, yarışma gibi programları izlemeye kaymışlardır. Geleneksel medyadaki tartışma programlarına yönelik yabancılaşmayla birlikte özellikle gençler açısından sosyal medya ve Twitter öncelikli haber ve haberleşme kaynaklarından biri haline gelmiştir. Sosyal medya üzerinde siyasal iktidarın denetim ve kontrolünün zayıf olması nedeniyle eğilip, bükülmüş ve tahrif edilmiş noktaların, çarpıtılmış haberlerin hızla teyit edilerek, düzeltilmesi gündem konularının ömrünü kısaltmaktadır.

Gündeme ilişkin tartışmalar üzerinden Türkiye’nin siyasal atmosferine yakından bakacak olursak, “bu gömlek bize dar geliyor” söylemi üzerine inşa edilen Türk Tipi Başkanlık Rejimi’nin siyasal iktidara tanıdığı geniş yetki çerçevesi içinde dahi Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı ekonomik ve sosyal sıkıntılara çözüm üretmede yetersiz kaldığı değerlendirmesini yapabiliriz. Türk Tipi Başkanlık Rejimi’nin bugün evrildiği nokta siyaset bilimi terminolojisinde Rekabetçi Otoriterlik olarak karakterize edilen bir yönetim tarzıdır. Bu rejim tipinde iktidar ile muhalefet arasındaki rekabet adil olmayan, iktidarın haksız avantajlara sahip olduğu bir ortamda cereyan eder. Aşırı güçlü ve denetlenemeyen bir iktidarın kendini zehirlemesi kaçınılmazdır. İktidarın gündem belirlemenin araçları konusunda sahip olduğu üstünlüğe rağmen, konuların sürekliliği konusunda başarılı olamaması muhalefet açısından politika üretme noktasında bir fırsat verebilir. Türkiye’nin asıl gündemi sabun köpüğü konular yerine daha fazla demokrasi ve halkın refah talebi olmalıdır. Muhalefetin asıl görevi bu iki hayati konuya dair politika üreterek bu politikaların kamusal gündemde tartışılmasını sağlamaktır.

Muhalefet partilerinin durumunu değerlendirebilir misiniz? Millet İttifakı’nın genişleyerek varlığını sürdürmesi amaçlanıyor. Meral Akşener’in Cumhur İttifakı’na katılmayacağı yönünde kesin açıklamaları oldu. Gelecek ve DEVA Parti’si de siyaset sahnesinde. HDP sanki kilit parti olma özelliğini koruyor. Neler söylemek istersiniz?

Türk Tipi Başkanlık sisteminin esinlendiği çoğunlukçu Başkanlık sistemi, Türkiye gibi bölünmüş çoğunlukların hakim olduğu, parçalanmış bir parti sistemi yerine iki veya iki buçuk parti sistemlerinde daha etkin olarak işlemektedir. Mevcut başkanlık sisteminin çoğunlukçu seçim sistemi Türkiye’deki partileri kendi aralarında ittifak kurmaya zorlayarak fiili bir durum yaratmıştır. İktidar kanadını oluşturan Cumhur İttifakı ile Muhalefet kanadını oluşturan Millet İttifakı’nı bir arada tutan asıl nokta seçim sistemiyle yakından ilgilidir. İktidar kanadı içinde yer alan AKP ve MHP’nin muhafazakâr-milliyetçi kimliği etrafında şekillenen söylemi hegemonik olarak karşısındaki muhalefet bloğunu da etkilemektedir.

Bu perspektiften muhalefet partilerinin durumuna bakıldığında, Millet İttifakı’nın genişleyerek mevcut iktidar karşısında bir alternatif oluşturacağı açıktır. Millet İttifakı’nın iki ana bileşeni olan CHP ve İYİ Parti’nin kendi parti içi yapılarını bu ittifakın sağlamlaştırılması yönünde kurguladıkları açıktır. CHP’nin son iki kurultayına bakıldığında partinin genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun merkezde duran, merkez sağla ittifak yapabilecek bir seçenek oluşturma stratejisine bağlı kaldığını söyleyebiliriz. Mevcut konjonktürde Millet İttifakı’nın bir arada tutan ortak payda “tek adam rejimine” karşı olma söylemi ve İYİ Parti genel başkanı Meral Akşener’in dillendirdiği “güçlendirilmiş parlamenter sisteme” geri dönüş talebidir. Millet İttifakı dışında olup da, değişim talep eden Kılıçdaroğlu tarafından son kurultay konuşmasında “dostlarımız” olarak ifade edilen bileşenlerin de Millet İttifakı içinde değerlendirildiği söylenebilir. Dolayısıyla Millet İttifakı Cumhur İttifakı’na göre daha esnek olup, kurumsal olarak ittifakın bir üyesi olmamakla birlikte emek ve demokrasi cephesi olarak adlandırılan değişim ve demokrasi talebine haiz grupları içermektedir. HDP kuşkusuz her seçimde, tüm partiler (ittifaklar) açısından kilit parti rolü oynamaktadır. Aslında son yerel seçimlerde Millet İttifakı gerek gösterdikleri ortak adaylar, gerekse iktidar karşısında elde ettikleri oy başarısı ile değişim yanlısı yurttaşlar nezdinde başarılı bir sınav vermişlerdir.

Söz konusu başarının iktidar cephesinde de yankı uyandırdığı göz ardı edilemez. Cumhur İttifakı’nın ortağı MHP genel başkanı Devlet Bahçeli tarafından İyi Parti genel başkanı Akşener’e yönelik “evine dön” çağrısı ve aynı çağrının Cumhurbaşkanı tarafından da onaylanmış olması bunun en önemli göstergesidir. Akşener’in bu çağrıya olumsuz yanıt vermiş olması Millet İttifakı’nın uzun ömürlü olacağının en önemli göstergelerinden biridir. Esasen Türkiye’nin siyasal hayatında seçime kadar devam eden ittifaklardan farklı olarak sürekli bir ittifak stratejisinin iki parti arasında devam ettirilmesi açısından da önemli bir örnektir. “Pazara kadar” devam eden ittifaklardan farklı olarak her iki parti de kendisini “ittifak stratejisi” içinde yeniden konumlandırmış ve yapılandırmıştır. Özellikle CHP’nin son kurultay sürecinin ardından oluşan Parti Meclisi (PM) ve Merkez Yönetim Kurulu (MYK) üyelerine bakıldığında, CHP’nin hem merkez solla birlikte hareket etme, hem de CHP’nin geleneksel yapısını merkez sağ ile “ittifak stratejisini” taşıyacak şekilde yeniden yapılandırılması olarak okunabilir. Son iki kurultayda bu stratejinin dikkate alındığını söyleyebiliriz. Ancak Millet İttifakı’nın partilerinin iktidar alternatifi olma konusunda kendilerini güçlendirme ihtiyacı halen devam ediyor. Özellikle, iktidarın hegemonik dışlayıcı, kutuplaştırıcı diline benimsenmiş ılımlı söylemin toplum nezdinde zayıflık olarak algılanmasının önüne geçecek yeni iletişim stratejileri geliştirilmeli, milliyetçi-muhafazakârlık üzerinden yapılan ötekileştirmelerin karşısına birleştirici-bütünleştirici ortak paydalar inşa edilmeli. Millet İttifakı’nın hali hazırdaki en önemli gücü Türkiye’de üç büyük kent başta olmak üzere yönetim koltuğunda oturdukları yerel yönetimler aracılığıyla hizmet odaklı, sosyal politika ve sosyal proje odaklı siyaset üretmeleridir. Yerelde ortaya konulacak başarı öyküleri sabun köpüğü gündemlerin en güçlü alternatifi olabilir.

Gelecek ve DEVA partileri ise daha önce AKP içinde üst düzeyde siyaset yapmış kişilerin kurdukları partiler olarak şimdilik kendi kurumsal yapılarını gerçekleştirme sürecindedir. Medya’dan takip edebildiğim kadarıyla DEVA Partisi’nin Eylül ayı içinde büyük kongresini tamamlayarak seçimlere tek başına girmek üzere bir yapılanma içinde oldukları açıklaması yapılmıştı. Gelecek Partisi genel başkan yardımcısı Kani Torun ise muhafazakâr sağ partilerin bir arada olduğu bir ittifakı tercih edeceklerini açıklamıştı. Bu açıklama Saadet Partisi ve yeni kurulmuş iki partiyi içeren yeni bir ittifakın kurulma olasılığını düşündürtmektedir. Dolayısıyla olası bir seçim ortamında üç farklı ittifak senaryosu karşımıza çıkabilir.

Türkiye’nin gerçek gündemi nedir? Korona salgının da etkisi ile işsizlik ve pahalılık almış başına gidiyor. Dövizdeki yükseliş sürüyor ve ekonomik göstergeler giderek kötüleşiyor. Bu durumun siyasal sonuçları olur mu? Bugün seçim olsa nasıl bir tablo ortaya çıkar? Ufukta erken seçim görülüyor mu?

Türkiye’de siyasal iktidarın belirlediği gündemlerin sabun köpüğü etkisinde olmasının temel nedeni merkezi olarak belirlenmiş gündemlerin gerçek gündemle örtüşmemesidir. Bir başka ifadeyle suni gündemlerin gerçek gündemi gizleme konusunda yetersiz kalmasıdır. Türkiye bugün siyasal iktidar kanadından yükselen sürekli ilerleme, gelişme, ekonomik büyüme söyleminin aksine, yoksulluğun ve işsizliğin arttığı bir durumu fiilen yaşamaktadır. Korona salgınının da etkisiyle işsizlikteki artış, üretimdeki azalma domino taşı etkisi oluşturarak pahalılık ve enflasyonun artışını gündeme getirmiştir. Ekonomik sıkıntıların kadına, çocuğa yönelik şiddet ve intihar girişimi vakalarının potansiyel olarak artışı üzerindeki olası etkileri suni gündemlerin gerisinde kalmaktadır.

Dolar son bir ayda uluslararası piyasalarda tüm para birimleri karşısında değer kaybederken sadece TL karşısında aşırı değerlenmiştir. Bir başka ifadeyle TL’nin alım gücü azalmıştır. TL karşısında tarihi rekorlarından birini kıran Dolar 7,40 TL seviyesini aşmıştır. Kurdaki son dalgalanmalarının yoksulluğu derinleştirdiği bir ekonomik konjonktürde asıl tartışılması gereken yıllardır söylenen ama bir türlü hayata geçirilemeyen “yapısal reformlar”ın neler olduğudur. Korona salgını sırasında sağlık sistemimiz başarılı bir sınav vermiş olmakla birlikte, sağlık personelinin yorgun düştüğü ve sosyal haklarının teslimi konusunda aralarında ayrımcılık yapıldığı gözden kaçırılmamalıdır. Sosyal haklar konusundaki ayrımcılık salgının zirve yaptığı durumlarda sağlık kuruluşlarındaki iş barışını bozucu niteliktedir. Salgının ortaya çıkardığı bir başka belirsizlik ise eğitim alanındadır. Milli Eğitim Bakanlığı’nın sürece ilişkin net olmayan açıklamaları nedeniyle evde başlayan uzaktan eğitimde çalışan ebeveynlere ilişkin ne türden bir destek verileceği açık değildir. Aslında tüm bu konular proaktif politika üretmek isteyen muhalefetin ele alarak çözüm önerileri sunması gereken konulardır. Bu konularda üretilecek politikaların yerel yönetimler eliyle nasıl hayata geçirilebileceğine dair imkânlar üzerinde tartışılmalıdır.

Bütün bu tabloyu birlikte değerlendirdiğimizde elbette ekonomi alanında, siyasal alanda, sağlık alanında, eğitim alanında, yargı alanında yaşanan ve giderek kronikleşen sıkıntıların siyasal sonuçları olacaktır. Kendi kendini aşırı güçle zehirleyen iktidarın denetlenemez oluşunun yarattığı körleşme bizi bekleyen en zorlu mücadele alanlarından biri. Çok partili sistemlere sahip ülkelerdeki partiler arası kutuplaşma düzeyini inceleyen bir çalışmaya göre, Türkiye 41 ülke arasında kutuplaşmanın en yüksek olduğu ülke. İktidar kanadının yaslandığı kutuplaştırıcı dilden arınmadan körleşmeden nasıl çıkılabileceği cevaplanması gereken en zorlu soru. Olası bir seçim ortamında körleşme, algıların yönetimi, iktidar kanadının sahip olduğu avantajlı konum, denetlenemezlik, karşısında ekonomik sıkıntıların ve yoksulluğun derinleşmesi, salgının boyutlarının genişlemesi ve kontrol edilemez hale gelmesi birbiriyle çatışan gündemler olacaktır. Başkanlık sistemlerinin ruhuna aykırı olarak erken seçim tartışmalarının gündeme gelmesi ortaya çıkan sorunlar karşısında “güçlü iktidar” modelinin Türkiye örneğinde toplumsal mutabakatı sağlamada başarılı olamadığını düşündürtmektedir. İktidara yönelik toplumsal desteğin sürdürülebilirliği ve hükümetin ekonomik performansı 2023 seçimlerinin ne kadar erkene çekileceği konusunda belirleyici olacaktır. Muhalefeti oluşturan ittifak bloğunun olası bir seçimdeki başarısı yukarıda saydığımız çatışan gündemlere yönelik üreteceği politikalar ve bunları halka anlatabilme gücüyle bağlantılı olacaktır. Ortada üç İttifak senaryosunun bulunması halinde iktidar kanadının başarılı olma ihtimali yüksek olabilir. İttifakların sayısının ikiye düşmesi ise değişim beklentilerini karşılayacak sonuçların alınmasını kolaylaştırabilir.

“Muharrem İnce hareketi”, CHP’de bir bölünmeye yol açar mı? Bu konudaki görüşleriniz nelerdir?

“Muharrem İnce Hareketi”ni ayrı bir partileşme süreci olarak okumak yerine, CHP’nin Kurultay sürecindeki tartışmalara İnce’nin bir reaksiyonu olarak okumak şimdilik yeterli olacaktır. İnce’nin kendisi de “Bir hareket başlatıyorum. Bunun bir partiye varıp varmayacağına zaman içinde karar vereceğiz” diyerek bu durumu teyit etmiştir. CHP’de bir bölünmeye yol açar mı sorusuna birkaç noktada cevap verilebilir. Öncelikle Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde İnce’nin elde etmiş olduğu oy oranına bakarak ve daha önce CHP içinden ayrılarak kurulmuş partilerin tarihine bakarak bu hareketin CHP içinde bir bölünmeye yol açacak bir nitelik taşımadığını söyleyebiliriz. Çünkü İnce’nin almış olduğu oy tabanı başta CHP olmak üzere diğer partilerin seçmenlerinden gelen destekle oluşmuştu. Tek başına kendi oy tabanı olarak değerlendirmek yanlış olacaktır. Süreç içinde Cumhurbaşkanı’nın İnce’nin hareketine yönelik destek verici açıklamaları hareketin özünü zayıflatıcı niteliktedir. Bir başka önemli nokta ise, bir kişinin tepkisel hareketi olarak görünen bu durum partileşmek için gerekli programatik-ideolojik, örgütsel ve kadro unsurları açısından eksiklikler taşımaktadır. Eğer parti elitleri anlamında bir kadro, yerel ve ulusal çapta bir örgüt ve kendisini mevcut CHP örgütünden farklılaştıracak programatik-ideolojik unsurları tamamlamadan başarılı olma ihtimali zayıf olacaktır. Mevcut siyasal ortamı doğru okuma açısından ise, partilerin ittifaklarla birleşerek iktidar bloğu karşısında güçlenme stratejilerini konuştukları bir konjonktürde CHP’den ayrılarak başka parti kurma çabasızamanın ruhuna aykırı bir hareket olma iddiasını içinde barındırmaktadır.