Hapishane nüfus enflasyonu nasıl düşürülür?

0
38
CHP'li Ağbaba: Koronavirüsün en çok tehlike arz ettiği yerlerin başında cezaevleri geliyor 3

Türkiye’de “artan hapishane nüfusu”, büyük bir probleme dönüşmüştür (43 Avrupa ülkesi içinde en çok hapishane mevcudu Türkiye’dedir). Tutuklu, hükümlü, hasta, hamile, yaşlı, çocuk sayısının büyük oranlara ulaştığı görülmektedir. Koronavirüs sebebiyle bu hafta meclise getirilmesi beklenen “infaz paketi”nin arka planında “içerideki fazla nüfus” sorunu yatmaktadır.

İnfaz paketi ile, cezaların infaz ve denetimli serbestlik süreleri değiştirilerek -iyi ihtimalle- 90 bin kişinin salınması ve -resmi olarak- 280 bine ulaşmış “hapishane nüfusu”nun düşürülmesi hedeflenmektedir.

Peki, bir süre sonra hapishaneler yeniden dolarsa ne olacak? (Çok geçmeden dolacağı kesin gibi; Türkiye’de ayda ortalama 2 bin kişi tutuklanmaktadır). Devamlı infaz paketleri çıkamayacağına göre, sorun nasıl çözülecektir?

Evvela, tutuklama bir ceza ve tedbir olarak en son başvurulan çare olmalıdır. Kağıt üstünde Türk ceza muhakemesi hukuku “tutuksuz yargılama”yı esas almaktadır. Oysa AKP Türkiye’sinde “otomatik tutuklama” kuraldır (Osman Kavala, bir kaç defa savcıya bile çıkarılmadan tutuklanmış, Demirtaş ve Kozağaçlı da aynı akibete uğramıştır). Tutuklamaya alternatif, belli yerlerde ikamet, belli illerin dışına çıkmama, kefaletle salıverme, kamu yararına çalışma usullerine ağırlık verilmelidir.

Duruşma öncesi tutukluluk süresi kısaltılmalıdır. Türkiye’de “terör” kapsamındaki bir fiilden ötürü suçlanan bir kişi, duruşmaya kadar 2 yıl içeride tutulabilmektedir. Bu, hukuken açıklanması imkansız uzunlukta, ceza niteliğinde bir süredir.

Hapishane sayısının artırılması -sanıldığı gibi- içeridekilerin nüfusunu düşürmez. Bugüne kadar hep “yeni hapishane” açılmış ama “içeridekiler” azalmak yerine artmıştır. Demek ki sorunun başka yerde aranması gerekir (AKP, geçen yıl 80 bin kişiyi “misafir edecek”, 137 yeni hapishane açılacağını duyurmuştur).

Hakim ve savcıların -en başta- hukuku benimsemesi ve hukuka saygılı olması gerekir. Ancak HSK rejimi ve bu meslek grubunun verdiği otomatik tutuklama niteliğindeki kararlar da apaçık ortadadır. 15 Temmuz sonrası, KHK ile hakimlik sınav baraj puanının düşürüldüğü, stajsız, deneyimsiz, AKP ilçe başkanlıklarından atanan hakimlerden oluşan bir “yargı düzeni”nin kurulduğu da bilinmektedir.

Belli suç türleri “suç olmaktan” çıkarılmalıdır. “Cumhurbaşkanına hakaret” ceza dosya sayısı 20 bini geçmiş olmalıdır. Tazminat davası sayısı ise açıklanmamıştır. Bu, suç olmamalı ya da “özgürlüğü bağlayıcı ceza” içermemelidir. Geçen günlerde Ankara’da bir hâkim “Cumhurbaşkanına hakaret suçu olmaz” şeklinde -ilk kez- doğru bir karar vermiştir (Ancak, Anayasa Mahkemesi’nin, “Erdoğan’a hakaret suçunu düzenleyen ceza kanunu maddesine 10 yıl dokunulamayacağı” yönünde bir içtihadı var).

Her hapishane için maksimum bir kapasite belirlenmelidir. O kapasitenin üstünde tutuklu kabul edilmemelidir (Oysa Türkiye’de herhangi bir hapishanenin herhangi bir koğuşunda kapasitesinin üç katı tutuklu kaldığı görülebilmektedir). Bu ilke, tutuklama mercilerini de sorumlu davranmaya zorlayacaktır.

Yarı özgürlük rejimleri, açık hapishane modelleri teşvik edilmelidir. Oysa Türkiye’de, 400’e yaklaşan hapishaneler içinde sadece 56 açık ceza infaz kurumu vardır. Mahkeme dışı anlaşmalar desteklenmeli ki, bu konuda -başka saiklerle de olsa- bazı adımlar atılmıştır.

Hapishane mevcudunu azaltma adına yukarıdaki asgari ilke ve tedbirler benimsenmelidir. Mevcut az ya da fazla olsun, salgının yayılması halinde ise, evvela sayısı 80 bini bulan hapishane personelinin sağlık kontrolleri sıkı olmalı, temizlik, hijyen ve dezenfektan sistemli yapılmalı, tutuklular bilgilendirilmeli, içeride olan herkese psikolojik destek sağlanmalı, aile ve toplumla tecrit hali zamanla sona ermeli, yeterli ve temiz yiyecek sağlanmalıdır.

Son olarak, Kavala’yı, Kozağaçlı’yı, Demirtaş’ı, Terkoğlu’yu veya Bank-Asya’ya para yatırdığı için içeride olanları serbest kılmayan herhangi bir düzenleme, toplum vicdanında kabul göremeyecektir.