Hakkındaki iki ayrı tahkikat başlatılan Ahmet Şık: Hakikat yalanlardan ve tehditlerden fazlaca daha güçlüdür

0
16
Ahmet Şık

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli‘nin partisinin öbek toplantısında “TC devleti katil olsaydı bugün bulunduğun yer TBMM değil mezarlık olurdu” ifadelerini kullandığı ve katılmış olduğu canlı yayınlarda icra ettiği konuşmalar sebebiyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafınca hakkındaki iki ayrı tahkikat başlatılan Türkiye İşçi Partisi (TİP) İstanbul Mebus ve gazeteci Ahmet Şık, toplumsal medya hesabından bir izahat yayınladı.

“Hakikat yalanlardan ve tehditlerden fazlaca daha güçlüdür” başlıklı açıklamasında Şık, “Kimin TBMM’ye kimin mezarlıklara kimin ise demir parmaklıklar ardına layık olduğuna kabul eden aklın kendine hak görmüş olduğu yargıçlık makamı, katil söylediğim karanlık yapının ta kendisidir. Ve hakikat, her kim olursa olsun karşısında duranlardan, kutsallıkla örtmeye çalışmış oldukları yalanlarından ve tehditlerinden fazlaca daha güçlüdür” ifadelerini kullandı.

Şık, açıklamasında, “Bugün üzerimize düşen, bu çılgın gömleğini giymeyi ve bizi sıkıştırmak istedikleri umutsuzluğu reddetmek; sokakları, şehir meydanlarını eşit, adil, laik ve hakikaten demokratik bir Türkiye mücadelesiyle doldurmaktır” dedi.

TİP Mebus Şık’ın açıklaması şöyleki:

  • “Bir konuşmamda dile getirdiğim hakikatler sebebiyle senelerdir uygulanan bilindik bir senaryo yine sahnelenmeye başladı.
  • Tıpkı maaşlarını ödeyenler benzer biçimde onur ve haysiyetten mahrum trol çetelerinin talimatla başlatmış olduğu linç kampanyası, talimatın sahipleri tarafınca büyütüldü.
  • İktidarın tetikçisi olmuş hüküm devreye sokuldu.
  • Cinayetlerden bombalı katliamlara, kara para aklayıcılarının dahi tehdit edilmesinden koca bir ülkenin uyuşturucu trafiğinin merkezi haline getirilmesine dek son birkaç haftada ortalığa saçılan pisliklere ve bu kire bulaşmışlara gözlerini yuman, kulaklarını tıkayan savcılardan aksi beklenemezdi.
  • Sadece hepimiz bilsin ki özsevi yoksunu troller ve onların ipini tutanların organizasyonuyla hareket eden bir yargının tasarrufuna ayakkabı bırakacak biri değilim.
  • Milliyetçilik sömürüsünde bayrağı hiç kimseye kaptırmayan fakat devleti yağmalayıp ülkeyi talan eden AKP’ye kabahat ortaklığı meydana getiren bir partinin genel başkanı Meclis’te değil de mezarlıkta olmam için direktif verdi. Sesleri, yüzleri, dilleri, tehditleri ve 6-7 Eylül pogromundan Maraş’a, Çorum’dan Bahçelievler’e kadar uzanan katliamlarıyla fazlaca tanıdıklar. Laflarıyla, geçmişi kanlı devletin AKP ile beraber fikren sahibi, cinayetlerin de tetikçilerinden bulunduğunu ortaya koyan bu kişiye söyleyecek fazla bir şey yok.
  • Türkiye Cumhuriyeti hakikaten hukukun hâkim olduğu bir devlet olsaydı hapiste, demokrasinin hâkim olduğu bir Cumhuriyet olsaydı siyasal nekahet döneminde olacağını söyleyip geçelim. Kendisi hakkındaki yaptığım ihbarının da başıma gelebileceklerin azmettiricisinin kim bulunduğunun kayıt dibine katılması için bulunduğunun altını da çizmiş olayım.
  • Hakaret ve küfürlerle ailemi de katarak iyi mi öldürüleceğimizi tanım eden troller ve onların vücut bulmuş hali olan siyasetçilerin tümü, ‘devlet aklı’ denilen zihniyetin sertliği ve cinayetleri meşru bulduğunun da net bir kanıtıdır.
  • Koca bir ülkeyi yağmalayıp talan etmeye devam edebilmek için bu linçi organize edenler ve aynı çetenin parçası olanlara ve ne acıdır ki trol linçiyle hizalananlara tespitimin niçin bir hakikate işaret ettiğini açık ki anımsatmak gerekiyor. Bu kısacık anımsatma lafı, fikri, ifadeyi ölümle tehdit edenlerin kaybettiklerimizle olan ilişkisinin anlaşılmasına da faydası olacak. Ve hakikat, her kim olursa olsun karşısında duranlardan, kutsallıkla örtmeye çalışmış oldukları yalanlarından ve tehditlerinden fazlaca daha güçlüdür.
  • Mezarından bile sulh sesi yükselen Musa Anter’i, görevlendirdiği itirafçılarla beraber JİTEM denilen devletin karanlık çetesinin katlettiğini Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanlığının tutanağı yazmadı mı?
  • Metin Göktepe Türkiye Cumhuriyeti’nin üniformasını giyen polislerce, Engin Çeber aynı devletin üniformasını taşıyan gardiyanlarca linç edilerek öldürülmedi mi?
  • İstanbul’da veya Diyarbakır hapishanelerinde dört duvar arasındaki mahkumları kurşunlayarak, kimyasal tabanca kullanıp yakarak ve sopalarla linç ederek öldürenler hangi devletin görevlileriydi?
  • Hrant Dink’in MİT, asker, polis ve bürokrasinin ortak mutabakatıyla bir tetikçiye öldürtüldüğünün kanıtı yargılananlar değil mi? Peki ya kanları Dört Ayaklı Minare’de asılı kalan Tahir Elçi’nin katlini failsiz bırakanlar?
  • Senelerdir sevdiklerinin bir mezara haiz olması için savaşım eden Cumartesi Annelerinin çocuklarının işkencede katledildiği gözaltı merkezlerinin kapısında hangi devletin ismi yazıyor?
  • Cansız bedeni hâlâ katledildiği sokakta yatan Ali İsmail Korkmaz’ı sivil faşistlerle beraber linç eden polisler, anası miting meydanlarında yuhalatılan Berkin Elvan’ı öldürenler bu devletin görevlileri değil mi?
  • Kemal Kurkut’un yarı çıplak bedenine sırtından giren kurşunları sıkanlar, Uğur Kurt’u Cemevi’nin bahçesinde vuranlar, Arzu Doğmuş’ı evinin içerisinde katledenlerin maaşını ve avukat parasını ödemekle kalmayıp bir de cezasızlıkla ödüllendiren bu devletin kendisi değil mi?
  • Kutlu Adalı’yı faillerinin hem bilinmeyen bununla birlikte ünlü olduğu bir suikastla aramızdan alanlarla, Uğur Mumcu’yu bombayla parçalayanların devlet katında hâlâ makbul sayıldığını, geçmişte beraber iş tuttukları fakat şimdi ‘Mafya lideri’ dedikleri birinin itiraflarında bir kere daha duymadık mı?
  • Gözaltına alındıktan sonrasında Servet Turgut’u işkence ederek öldüren, Osman Şiban’ı ağır yaralayan askerler de ‘Evet yaptık fakat onlar milislerdi’ diye suçu itiraf eden içişleri bakanı da bu ülkenin, kutsallaştırıp her türlü suçtan azade tutulmaya çalışılan bu devletin görevlisi değil mi?
  • Roboski’de cenk uçaklarıyla paramparça edilerek öldürülen sivillerin katledilmesinden görevli olanlar yargıdan kaçıran devletin kendisi değil mi?

‘Tehditler sözlerimin teyididir’

  • Listeyi uzatmak, fazlaca uzatmak olası. Öyleki bıktırıcı bir sabıka sıralaması menfaat ki ortaya, hepimiz hukukla kendini var etmesi bir mecburiyet olan devletin, hukukla bağları kalmadığında terörist dediklerinden bir farkı olmadığı gerçeğiyle bir kere daha yüzleşmek zorunda kalırsınız. Bugün hayatta olanların, şu demek oluyor ki hemen hemen kendisine bir mezarlık biçilmemiş olanların, isimleri anılan ve anılmayan kayıplarımızla ahlak edilmek istendiği, ölümle tehdit edilip sindirilmeye susturulmaya çalışıldığını da görebilirsiniz.
  • İşte devlet aklı dediğimiz tam da bu değil midir?
  • Bana yöneltilen tehditler maalesef sözlerimin teyididir. Kimin TBMM’ye kimin mezarlıklara kimin ise demir parmaklıklar ardına layık olduğuna kabul eden aklın kendine hak görmüş olduğu yargıçlık makamı, katil söylediğim karanlık yapının ta kendisidir.
  • Ve kendisinden olmayana mezarlık veya demir parmaklık istikameti veren bu devlet aklının yeri tarihin çöplüğüdür. Onun yerine kendinden olmayanı yok etmeyi değil onunla beraber yaşamayı önceleyen aklı oluşturmak için köhnemiş ne var ise, evet yıkılmalıdır. Katliam emri veren, katilini işkencecisini korumuş olan değil, işlenen suçların hesabını soran bir devlet için daha eşit, serbest düşüncenin yeşerdiği bir yaşam için bu kısır döngü son bulmalıdır.
  • Istek etmiş olduğu temel hak ve özgürlükleri bir tek toplumsal medyaya hapsedip o yankı odasının büyüsüne kapılanların trol linçinden etkilenmemesi olası değildi. Öyleki de oldu. Dolayısıyla kendisini bu faşist rejimin muhalifi diye tanımlayan sadece iktidara siyasi karakteristiğini verenin mevcut devlet paradigması bulunduğunu kabullenemeyip hakikatle yüzleşmekten kaçınanlara da birkaç sözüm olacak.
  • Faşist rejimin sahipliğini mevcut emanetçilerden ibaret sayanlar, devlete değil hükümete katil demem icap ettiğini, sorumlunun mevcut iktidar bulunduğunu söylüyorlar. Bu memlekette, güya birbirine taban tabana zıt pozisyonlar almış olan iktidar ve muhalefetin tabanı arasındaki ‘kutsallık geçişkenliği’ ezici çoğunluğun demokrasi derdinin olmadığının da kanıtı adeta. Öyleki ki yıkılması gerekenin mevcut devlet düzeninden ilkin devletin kitleler nezdindeki büyüsü bulunduğunu da gösterdi. Devletin geçmişten bugüne uzanan huy kalıplarını ve hukuksuzluklarını meşrulaştıran o büyüyü yok etmek aslına bakarsanız halihazırdaki devlet düzeninin de ortadan kalkması anlamına geliyor.
  • Yukarıda kısa bir misal sıralama olarak sıraladığım kanlı tarihçe katillerin ve suçlarının bir tek mevcut iktidarla sınırı olan olmadığını konu alıyor. Ki fazlaca daha gerilere kadar gitmek de olası. Bürokrasi-Mafya-Siyaset üçgeninde yer edinen pis ilişkiler ağıyla devletin on senelerdir mafyayla iş tutması, amme ihaleleri bahşetmesi, pis işlerini gördürmekle kalmayıp bir de ortaya dökülen suçları için cezasızlık zırhı bahşetmesi bir tek bugünün tartışması mıdır?

‘Ha mafya ha katil’

  • Bu kirin adına ‘Mafya devleti’ diyince hoşuna gidenlerin, o kirin içerisinde kanlı katliamlar ve cinayetler olduğu doğruyu karşısında takındığı ‘hassasiyetle’ alakalı kendisine sorması gerekenler var. Ne bu garip ‘hassasiyetle’ ne de devletin kanlı ve pis geçmişiyle yüzleşmek bizi küçültür. Aksine gelecek kuşaklara adil, serbest, eşit ve haysiyetli bir hayatın kapısını açar. Şundan dolayı hukukla hesaplaşılmış bir yüzleşmeyle sağlanan hakkaniyet ve insan onuru, arkasına sığınılan kutsallardan fazlaca daha kıymetli. Özlemini duyduğunuz demokrasi şayet evrensel normlara haiz değilse ve hukukun üstünlüğünü hâkim kılmayı amaçlamıyorsa AKP ve ortaklarının gitmesiyle gelecek olanın da mevcut düzenin sahiplerinin el değiştirmesinden ibaret kalacağının altını çizmek gerek.
  • Söylediklerimin anlatım ediş biçiminin yanlışlığına işaret edenler veya zamanlamayı fena bulanlar da oldu. Yıkılması istenenin yerine hukuk ve demokrasi normlarının hâkim kılındığı vatandaş odaklı bir düzenin inşa edilmesini istek eden sözlerimi dinlemedikleri, duymadıkları ve hissetmek istemedikleri için de bağlamından koparılmış sözlerin şehvetine kapılıp linçe ortak oldular. Devleti mukaddes görmekle kalmayıp siyasi iktidar ile o erk sahiplerine boyut getiren devletin iç içeliğini bile isteye gözden kaçıran bir ‘eleştirel’ tutumdu bu. Bir organize kabahat örgütü liderinin ifşalarında da ortaya çıkan devletin cinayetler işlediği gerçeğini görmezden gelen bu kritik sahiplerine bakılırsa Saray Diyetinin yağma ve talan düzenini tartışanlar için sözlerim ‘iktidarın gündem değiştirmesini’ sağlamıştı.

‘Kutlu Adalı’yı değil, Defne’yi irdelemenin şehveti’

  • Her türlü hukuksuzluktan yağma ve talana, amme ihalelerinin bir avuç taraftar ana para grubuna peşkeş çekilmesinden kendi bakanlığını dolandıran bakanların yolsuzluklarına kadar her şeyin gözümüzün önünde gerçekleştiği yıllara yayılan bir dönemde ne fazlaca vaka için kullanıldı bu sözcükler. ‘Gündem değiştiriyorlar’ argümanı fazlaca eski, yıpranmış ve doğruyu anlatmıyor. Başıma gelen son linçin muhalifleri de peşine takması da gösterdi ki toplumsal medyanın kontrolü de troller eliyle iktidara ilişkin. Haliyle bu iktidarın gündem değişiklik yapma derdi yok. Toplumsal medyadan standardize yaparak tek gündemin kendi doğruyu veya konuşmuş olduğu olduğuna razı gelen bürokrasi erbabı ve camia, iktidarın da kendi kendisine yerinden olacağına inanmış durumda. Bütün bu yanılsamanın özeti risk almadan muhalifçilik oynayanların ağır bir konforuna düşkünlük eğilimini konu alıyor.
  • Peker’in ifşaları savcılık, kitlesel parlamenter karşıcılık ve yaygın medya nezdinde bir irdelemenin odağında bile değil. Defne isminin, bigün ilkin ifade edilen Kutlu Adalı’nın öldürülmesinden bile daha fazlaca tartışıldığı bir alanda ifşaları karşı koyamadığı bir şehvetle dinleyenlerin biriken öfkesini toplumsal medyadan taşırıp sokağa dökmek benzer biçimde bir niyet ve arzusu yokken değiştirilmeye gereksinim duyulan bir gündem yok iktidar açısından.
  • Bu ifşaların iktidar bileşenleri içerisinde bir huzursuzluk deposu olduğu ne kadar gerçekse huzursuzluğun bir tek kire bulaşmış olanların teşhir olacağı korkusundan öteye gitmediği de o denli reel. Sadece iki büyük denetleme mekanizması olan hüküm ve medyanın iktidar kontrolünde olduğu ve iktidar denen mafya yapılanmasında her insanın suça bulaştığı hesaba katılırsa kimsenin kimseyi satamayacak pozisyonda olduğu doğruyu de bütün çıplaklığıyla karşımızda duruyor.
  • Ortaya çıkan tabloda iktidarda endişe yaratan ve dile getirilmeyen tek kaygı, tehlike ile beraber büyüyen öfkenin sokağa taşması. O yüzden konunun bir yankı odasından ibaret olan toplumsal medyada sıkıştığı alanın dışına çıkmasını istemiyorlar. Çıkana da had bildirmeye çalışan tehditler savuruyorlar.
  • Siyasal parti kılığına giren bir çete fazlaca süre ilkin memleketin havasına, suyuna, toprağına, evlatlarımızın yarınına çöktü. Vatandaş değil de tebaa muamelesi yapılanlar elindeki bu devletin pak olduğuna inanıyor mu hakikaten? Pis, yozlaşmış bir başka diyeti sonlandırarak kurulan ve pak olduğu sanılan devletin yerinde bulunduğunu, yıkılmadığını düşünenlere gördüğünün geçmişin bir illüzyonundan ibaret bulunduğunu söylemek de borcumuz.
  • Rejimin tepeden tırnağa değiştirilip Parlamentosu dahil bütün müesseselerinin tamamen işlevsiz hale getirildiğini hepimiz söylemiyor mu?
  • Hüküm sistemi adaleti yutan birer kara deliğe dönüşen adalet sarayı binalarında vesayet altında tutulmuyor mu?
  • Bir öteki, sivil kontrol organı olan medya bir mafya diyetinin halkla ilişkiler ajansına dönüşmedi mi?
  • ‘İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’ diyenlerin çok kötü idare anlayışıyla bir istila hastalığın pençesinde ölüme terk edilmedik mi?
  • O mukaddes sayılan devletin herhangi bir ülke nezdinde itibarı, parasının kıymeti kaldı mı?
  • Ormanlardan arazilerine, derelerinden limanlara, fabrikalardan kurumlara kadar devlete, kamuya, halka şu demek oluyor ki size ilişkin olan ne var ise özelleştirme ismi altında ilgilisi ve karar vericisine komisyonunu ödeyenlere peşkeş çekilmedi mi?
  • Bu talanın vergileri bütün yurttaşların kamburu haline getirilmedi mi?
  • Fırsat eşitsizliğinin yanı sıra bir de içi boşalmış bir tahsil sistemiyle diplomalı cahiller olarak mezun edilen ergenler devlet malını peşkeş çekilenlere sömürülecek iş gücü haline getirilirken kendi evlatları, akrabaları ve yandaşları el üzerinde tutulup lüks ve şatafata boğulmadı mı?
  • Hem yanıtı kendi içerisinde barındıran bu sorular da bununla birlikte kavgasını verirken dediğim her laf demokrasi mücadelesinin özüne dair bir çağrıyı barındırıyor. Ve bu savaşım parlamentoya da bizleri hapsetmek istedikleri toplumsal medyaya da sığmaz. Sokaklar, meydanlar, parklar, yurttaşların bir araya geldikleri, taleplerini ve itirazlarını dile getirdikleri bütün alanlar, tıpkı seçim sandıkları benzer biçimde, demokrasi mücadelesinin eğer olmazsa olmazlarıdır. Bugün üzerimize düşen, bu çılgın gömleğini giymeyi ve bizi sıkıştırmak istedikleri umutsuzluğu reddetmek; sokakları, şehir meydanlarını eşit, adil, laik ve hakikaten demokratik bir Türkiye mücadelesiyle doldurmaktır.
  • Ve endişeniz olmasın. Devletin, iktidarın ve bu yapıyla ilişkili her türlü güç odaklarının kirini teşhir etmek, ülkeyi camiası bu pisliklerden arındırmaya çalıştığımız demokrasi ve hukuk mücadelesi aslına bakarsanız senelerdir tek gündemimiz.
  • Devletin karanlıkları örten, hak arayanları ezen bir kalkana dönüşmediği içerisinde umutlarımız olan bir gelecek için konuşuyorum, çabalıyorum ve var olmaya devam ediyorum. Gücün istismarına, yaşamların sömürüsüne değil her insanın kendini anlatım edebildiği bir gelecekte yurttaşların hayallerine aracılık eden bir devlet tasavvurunda buluşmak suretiyle…”