Gara yinelenmesin diye…

0
16
Gara

14 Şubat günü kamuoyu, Cumhurbaşkanı’ndan gelecek “müjdeli haberi” beklerken Milli Savunma Bakanı’nın verdiği acı haberle karşılaştı. PKK’nin elinde olan 13 sivilin kurtarılması amacıyla girişilen operasyonun başarılı olmadığı ve tümünün de katledildiği açıklandı.

Bu tarihe dek, kaçırılan 13 kişinin ailesinin, yakın çevresinin, kimi siyasilerin ve insan hakları örgütlerinin dışında kaçırılma eylemi ve kaçırılan insanların öyküsünden kamuoyu habersizdi. Ancak devlet, bu kaçırılma işlemlerinin doğrudan mağduru da olduğundan elbette bilgi sahibiydi. Benim bilgilenmem ise 2016 yılında milletvekili olarak görev yaptığım sırada oldu. İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, çocukları ya da eşleri alıkonulan 12 asker ve polisin aileleriyle birlikte TBMM gruplarından randevu istemişti. CHP Grubu ile olan görüşmede İnsan Hakları Komisyonu üyesi olarak yer aldım. Hemen tümünün yakını, polis ve asker olmalarına karşın, herhangi bir çatışma anında ya da çatışmaya konu olan bir eylem sebebiyle alıkonulmuş değillerdi. PKK’nin, 2015-2017 yılları arasında kaçırmış olduğu asker ve polis aileleri idi.

Diyarbakır, Elazığ, Bingöl, Tunceli, Ağrı gibi illerden ve genellikle yolculuk sırasında kaçırılmışlardı. Büyük bir acı ve çaresizlik içinde idiler. Önce devlet kapılarını zorlamışlar, yanıt alamayınca daha önce benzeri kaçırma olaylarında başarılı iadeler sağlanmasında etkili olan İHD’ye başvurmuşlardı. İHD, doğal olarak öncelikle yapılacak diplomatik girişimler sonucu bu görevi yapabilirdi. Onlarla 2016 ve 2017 yıllarında iki kez görüşme yaptık. İadelerin sağlanması konusunda göreve hazır olduğumuzu da ifade ettik. Genel Başkan Yardımcımız Veli Ağbaba ile birlikte, aileler ve İHD Genel Başkanı ile TBMM’de basın açıklaması yaptık. Diğer parti gruplarından da randevu istemişlerdi. Tümü ile görüşebildiler mi, şimdi anımsamıyorum. Ama bir adım atılamadı. 2017 yılı içinde ailelerle İHD’de de basın açıklaması yaparak taraflara çağrıda bulunduk. Aileler, aynı yıl CHP Genel Başkanı ile görüştüler. Ancak muhalefet, bu tür konularda yalnızca talep edici olabiliyor. Adım atacak olan hükümet…

Aradan altı yıl geçti. Bizimle görüşen 12 aile idi. Alıkonulan sayısı 13 olmuş ve çatışmanın aktif tarafı olmayan 13 insan da ailelerine sağ olarak teslim edilememiş. Altı yıldan bu yana umutla yakınlarını bekleyenler, onların ölü bedenleriyle buluştular. Altı yıl, bir mağarada tutulan insanlar için çok uzun. Ama umut var. Yaşayan insanın umudu olur ve bu direnme gücü verir. “Çatışmanın aktif tarafı olmayan” ifadesini özellikle kullanıyorum. Çünkü bu tür alıkoymalarda “sivil” olarak da nitelenebilecek olan bu kişiler, hukuk önünde iki tarafın da özel korumasında olması gereken kişiler. Uluslararası çatışmalar ve uluslararası olmayan çatışmalar, hukuken iki ayrı düzenleme ile ifade ediliyor. PKK ile ülkemiz arasındaki çatışma uluslararası bir çatışma değil. Uluslararası olmayan çatışmalara ilişkin olarak 1977 tarihli 1949 Cenevre Sözleşmesi’ne Ek 2 No’lu Protokol’ün 1. Maddesi’nde uluslararası silahlı çatışmalar tanımlanıyor. Fakat uluslararası olmayan çatışmalardan söz edilmiyor. Uluslararası İnsancıl Hukuk da bu konuda çok az şey söylüyor. Silahlı Çatışmalarda Mağdurların Korunması Sözleşmesi (Cenevre Sözleşmesi) ve 1954 Silahlı Çatışma durumlarında Kültürel Varlıkların Korunması Sözleşmesi’nde bu kavrama rastlıyoruz. Çatışan taraflar içinde olmayan ve sivil olan kişilere ilişkin olarak, iki tarafı da bağlayan önemli bir ilke var.

Adı “Ayırt Etme İlkesi.” Bu ilkeye göre uluslararası ve uluslararası olmayan çatışmalarda uyulacak kurallar var. Bu kurallara göre, sivil şahısların, diğer bir deyişle çatışmanın aktif tarafı olmayan kişilerin alıkonulması halinde onlara insanca muamele gösterilmesi ön koşul. Hatta savaş ya da çatışma içinde görevli de olsa din adamı ve sağlıkçı olanlar da bu özel korumadan yararlanma hakkına sahip. Onların alıkonuldukları süre içinde aileleri ve insan hakları kuruluşları ile iletişim hakkı da var. Onlar “esir statüsünde” değil. Bu tür durumlarda uluslararası örgütlerin periyodik denetim ve hukuki yardım hakları da var. İnsan Hakları derneklerinin müdahalesi de bu çerçevede gerçekleşiyor. Benzer olaylara ilişkin olarak Uluslararası Adalet Divanı’nın “Nükleer Silahlar Davası” anımsanabilir. Yine eski Yugoslavya Tadic, Martic ve Kupreskiç Davası ve Amerikalılar arası İnsan Hakları Komisyonu’nun Arjantin’de meydana gelen olaylara ilişkin içtihatları.

14 Şubat’ta ortaya çıkan acı tablo karşısında, hukuksal olanakların zorlanmadığı gerçeği ile karşılaşıyoruz. Muhalefetin verdiği tepkinin temelinde hukuki meşruiyet talebi yatıyor. İktidarın ve alıkoyan tarafın hukuki sorumluluklarını da açıklayarak, yeniden sivil can kıyımlarına neden olmamak için doğru olana yönelmek gerekiyor. İHD’nin basın açıklamasında vurgulanan etkili soruşturma isteminin, suçluluk tartışması olarak değil, hukuka uygun olmayan yöntemlerin terk edilerek yeni yanlışlar yapılmaması için özenle değerlendirilmesi gerekiyor.