Akşener’den Erdoğan’a: Senin işin ‘şeref dağıtmak’ değil, o anaların evlatlarını yaşatmaktır

0
21
Meral Akşener

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, partisinin Meclis grup toplantısında konuşuyor. Akşener, Gara katliamı nedeniyle Erdoğan’ı eleştirdi, “Senin işin ‘şeref dağıtmak’ değil, o anaların evlatlarını yaşatmaktır” dedi. İYİ Parti Lideri, “Bu işte siyasetin parmağı var mı, yok mu bilmek isteriz” ifadelerini kullandı.

“Başarılı operasyonların müjdesini kendi verip, felaketlerin açıklamasını, valilere, bakanlara havale etmek, devletin değil, algının yönetimidir” diyen Akşener, “Çok daha beter cehennemlere, sessizce süzülüp, teröristin hakkından gelip, güvenle çıkan kahramanlarımız, bu kez neden böyle bir sonuçla karşılaştı, anlamak isteriz. Bu işte siyasetin parmağı var mı, yok mu bilmek isteriz” ifadelerini kullandı.

Erdoğan’ın, yaşamını yitiren bir askerin annesini kongre salonuna telefonla bağlamasına tepki gösteren Akşener, “Siz, şehit anasını kongreye canlı bağlayıp, felaketten siyaset devşirme peşinde koşabilirsiniz. Biz koşamayız” dedi.

Akşener, “Gara’daki kahrolası o mağara, lebalep şehit doluyken; Sen, ‘pandemiye rağmen kongre salonu lebalep dolu’ diye sevinemezsin” ifadelerini kullandı.

Erdoğan’ın Gara olayına rağmen partisinin programlarına devam etmesine de tepki gösteren Akşener, “Siyaseten lazım olduğunda, gömleğinin kollarını sıyırıp, harekat odasından fotoğraf vermeyi biliyorsun. Bu günler, tam da o harekat odasında olman gereken günler. Poz vermek için değil, işini yapmak için orada olman gereken günler. Ama sen ne yapıyorsun? Partinin kongrelerinde, boynunda spor kulübü atkısıyla, espriler yapıp, şakalaşıyorsun. Sarayda konserler düzenletip, hoşça vakit geçiriyorsun. Böyle şımarıklık, böyle izansızlık olmaz” diye konuştu.

Akşener’in konuşması şöyle:

En başından söyleyeyim; Ülkeyi yönetenler, devlet adabına, devlet edebine, devlet idaresinin sorumluluğuna uygun davranmasalar da, biz sözlerimizi seçerek konuşacağız.

10 şehrimizde, şehit cenazelerimiz vardı.10 şehrimize ateş düştü. Milletçe yüreğimiz yandı. Gara’da, lanet terör örgütü PKK’ya yönelik operasyon, milli bir meseledir. Dolayısıyla, üzerinde konuşan herkesin, sözlerine dikkat etmesi gerekir. Ancak bu dikkat, yapılan bir yanlış varsa, bir hata varsa, üzerini örtmek için bahane olamaz.

Başarılı operasyonların müjdesini kendi verip, felaketlerin açıklamasını, valilere, bakanlara havale etmek, devletin değil, algının yönetimidir. Milli güvenliğimizi ilgilendiren alanlarda, sessizliği anlar, saygıyla da karşılarız ama evlatlarımıza ne olduğunu, doğal olarak bilmek isteriz. Bugüne kadar, bu tür operasyonları başarıyla yürüten, bu konuda dünyaya örnek olan kahraman askerlerimizin, neden böyle bir sonuçla karşılaştığını öğrenmek isteriz. Çok daha beter cehennemlere, sessizce süzülüp, teröristin hakkından gelip, güvenle çıkan kahramanlarımız, bu kez neden böyle bir sonuçla karşılaştı, anlamak isteriz. Bu işte siyasetin parmağı var mı, yok mu bilmek isteriz. Milletimizin en doğal hakkı, bizim de milletimize karşı görevimizdir. Siz, şehit anasını kongreye canlı bağlayıp, felaketten siyaset devşirme peşinde koşabilirsiniz. Biz koşamayız.

Siz sosyal medyada, meclis kürsülerinden linç kampanyaları başlatıp, şehitlerimizi sizden olmayana saldırmak için araç yapmaya cüret edebilirsiniz. Biz edemeyiz. Siz, ülkemize yaşattığınız her felakette takındığınız aymaz tavırla, “Şov devam etmeli.” diyebilirsiniz. Biz diyemeyiz. Demeyeceğiz.

Bu olayların ardından, özellikle devleti idare edenlerin her sözlerine dikkat etmeleri gerekir. Devleti idare edenler, terör örgütünün alıkoyduğu evlatlarımıza, “Esir” demez, diyemez. Devletin zirvesi, bu ülkenin kahraman evlatları için “Esir” kelimesini kullanamaz. Siz hiç yabancı devlet görevlilerinin, kaçırılan vatandaşları için “esir” dediğini duydunuz mu? Ciddiyet sahibi görevlilerden bunu duyamazsınız, çünkü bunun bir sebebi vardır. Esir, savaşta alınan tutsaktır. Türkiye savaşmıyor, Türkiye terörle mücadele ediyor.

Buradan Sayın Erdoğan’ı şiddetle uyarıyorum: Şuursuz şuursuz, keyfine göre söylediğin her söz, ileride karşımıza çıkar. Ve senin iş bilmezliğinin faturasını bu aziz millet öder. Sen bu devleti, 83 milyon adına temsil ediyorsun. İşini ciddi yapacaksın, ağzından çıkana dikkat edeceksin. Sayın Erdoğan; Evlatlarımızı teröre şehit verdik. Milletimizin canı yanıyor. Türkiye’ye, afra tafra yapan Suud’ların kralı öldüğünde, ilan ettiğin yası,evlatlarımıza neden çok görüyorsun? Milli bir meselede, milli bir acıda, milli yas ilan etmek için daha neyi bekliyorsun? Rengini, şehitlerimizin, o kahramanlarımızın kanından alan ay yıldızlı bayrağımızı, yarıya indirmemekle, neyin hesabını yapıyorsun? Yoksa sen de minik ortağın gibi, “Aman canım, 13 kişi öldü diye yas mı ilan edilirmiş?” diyorsun? Gara’daki operasyonda yaşananlar, senin için milli yas değilse nedir? Senin işin, kongre salonunda, yüreği yaralı bir anayı telefona bağlatıp, “şeref dağıtmak” değil, o anaların evlatlarını yaşatmaktır. Gara’daki kahrolası o mağara, lebalep şehit doluyken; Sen, “pandemiye rağmen kongre salonu lebalep dolu.” diye sevinemezsin. Böyle şuursuzluk, böyle aymazlık olmaz. Biz seni, böyle bir acının ardından, bir defalık da olsa, her zamanki lakayt tavırlarını bırakıp, gök kubbeyi katillerin başına yıkacak bir çalışmada görmek isterdik. Bir defalık da olsa, ayrıştırmak yerine, birleştirdiğini görmek isterdik. Bir defalık da olsa, kürsülerde, AK Parti genel başkanını değil, memleketin Cumhurbaşkanı’nı görmek isterdik.

‘SİYASET LAZIM OLUNCA HAREKAT ODASINDAN POZ VERMEYİ BİLİYORSUN’

Siyaseten lazım olduğunda, gömleğinin kollarını sıyırıp, harekat odasından fotoğraf vermeyi biliyorsun. Bu günler, tam da o harekat odasında olman gereken günler. Poz vermek için değil, işini yapmak için orada olman gereken günler. Ama sen ne yapıyorsun? Partinin kongrelerinde, boynunda spor kulübü atkısıyla, espriler yapıp, şakalaşıyorsun. Sarayda konserler düzenletip, hoşça vakit geçiriyorsun. Böyle şımarıklık, böyle izansızlık olmaz. Böyle devlet yönetilmez. Bizlerin yüreği yanarken, kongre heyecanlarına, tam gaz devam eden Sayın Erdoğan’ın, o ibretlik sözünü tekrar hatırlatmak isterim.

Dedi ki; “Bakın bir kongre yapıyoruz. Salgının olduğu günlerde kongre yapıyoruz. Salon lebalep dolu.” Bunu bir de utanmadan, sıkılmadan, sevinerek söyledi. E biz de doğal olarak soracağız: Salonların lebalep dolmasından memnunsun da, on binlerce esnafımızın, milyonlarca vatandaşımızın günahı ne Sayın Erdoğan?

Dükkanını açamayan esnafımıza, geçim derdi çeken milletimize geldi mi, “Maske, mesafe, temizlik” demeyi biliyorsunuz, parti kongreleri olunca, hepsini unutuyorsunuz. Milletimize böyle mi örnek olacaksınız? Dükkanın kapısını açtırmayıp, açlığa mahkum ettiğiniz esnafımızı, çalışanlarımızı, kongre salonlarını lebalep doldurarak mı doyuracaksınız? Pandemi boyunca ailesinden uzak kalma pahasına, virüsle kelle koltukta mücadele eden sağlık çalışanlarımızın yüzüne nasıl bakacaksınız? Hiç mi utanmayacaksınız? Hiç mi sıkılmayacaksınız? Yoksa kongrelerinizdeki gibi, “Durmak yok, sırıtmaya devam.” mı diyeceksiniz?

Devlet insanlığı böyle zamanlarda belli olur. Devlet ciddiyeti böyle zamanlarda lazım olur. Oturulan koltuğun hakkı böyle zamanlarda verilir. Ne var ki sen, daha nicesinde olduğu gibi bu felakette de sınıfta kaldın. Hani bazen başkası adına utanırsın ya; Biz, senin adına utanmaktan bıktık, sen bizleri utandırmaktan bıkmadın Sayın Erdoğan.

Öyle bir zamandan geçiyoruz ki, Sayın Erdoğan’ın öncülüğünde, bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete. Ülkemizin başını duman sarmış, iktidar bambaşka bir dünyada yaşıyor. Silah arkadaşları, şehitlerimizin hesabını sormak için emir bekliyor, Sayın Erdoğan, kongrelerde geziyor. Türkiye’de, iş bulmaktan umudunu kesenlerin sayısı, işsizlerimizin sayısından fazla, İktidar, buna çare bulmak yerine, TÜİK’in başkanını görevden alıyor.

‘DAHA NE KADAR SÖMÜRECEKSİN?’

Çocuklarını komşuya bırakıp, hayatlarına son veren anne-baba, dünyadan umudunu kesiyor, bunlar “Ay’a gidiyoruz” diye şapkadan müjde çıkarma peşinde koşuyorlar. Millet aç, esnaf perişan, sen hala havaya bakıp ıslık çalıyorsun. Sabretti, dişini tırnağına taktı, elde avuçta ne varsa idare etti, Senin umurunda değil. Bu aziz milleti daha ne kadar sömüreceksin? Bu cefakar millete daha ne kadar eziyet edeceksin? Seni oraya getiren bu yüce iradeye, hiç mi saygın, hiç mi vefan kalmadı?

Bu iktidar, uzun zamandır hayattan, hakikatten koptu. Milletimizin sesini, esnafımızın, emeklimizin feryadını, sarayda duyan yok. O nedenle biz her hafta, bu sesi duysunlar diye uğraşıyoruz. Her hafta Milletin Kürsüsü’nde, kürsünün gerçek sahibini, yani milletimizi ağırlıyoruz. Gerçi milletin meclisinde, millet konuşurken, milletin televizyonu TRT, yine yayını kesecek ama, varsın olsun. Biz milletimizin sesini duyurmaktan vazgeçmeyeceğiz. Milletimizin o gür sesi, saray duvarlarında yankılanana kadar bıkmayacağız, usanmayacağız.

Bu hafta kürsüyü, bir anneye bırakacağız. Çünkü mutfaktaki yangını en iyi bilenler onlar. Bir ev hanımı kardeşim, Münevver Acar aramızda. Buyurun Münevver Hanım, kürsü de söz de sizindir.

Münevver Acar şöyle konuştu:

“Bağkur’dan aldığım dul ve yetim aylığı ile geçinen bir insanım. 5 tane kız çocuğum vardı. Onları okutarak bir yerlere getirdim. Ev kadınları genelde evi çeviren, döndüren insanlarız. Hesabı biz yapar, tencereyi biz kaynatırız, çocuklarımızı okula götürürüz. Artık bunları yapamıyoruz hayat çok pahalandı. Markette zamlara bakıyoruz bir zam konmuş, ertesi gün tekrar gelmiş. Evde doğalgaz yakamıyoruz, pazara gitsek ne alacağız? Meyve pahalı. Genelde gözlemliyorum, 1 kilo pırasa, yarım kilo meyve almış. Bir Türk kadını, bir Türk annesi bunları hiç hak etmiyor. Zorluklarla büyüttüğüm çocuklarımı bunun için mi okuttum? Bu zorluklara dayanamıyoruz.

Balık haline gidip soruyorum, dünya para. Ne balık, ne et, ne tavuk alamıyoruz. Bizim depolar bunları yiyemeyince dolmuyor sonra da hasta oluyoruz. Bütün hastalıklar tepemize çöküyor, koronayı da unuttuk. Artık tencerelerimiz kaynasın istiyoruz, kadınlarımız hunharca öldürülmesin, annelerin göz yaşı dursun, çocuklarımızın anne ve babaları zamlar yüzünden banka kredi kartları yüzünden ölmesin istiyoruz.

Geçen ay doğalgazı 490 lira ödemiştim. Aynı şekilde yaktım bu ay 790 lira geldi. Sormak istiyorum, bu kadar da olmaz ki. Yorganla, battaniye ile oturan komşularım var. İnsan olarak istemiyoruz bunları. Sokaklarda insanlar sadece geçim sıkıntısını konuşuyor. İnsanların kredi kartları var, hayat pahalı çünkü. Çocuğuna bir şey alamıyor. Huzurlu ve mutlu olmak bizim de hakkımız.

Buraya, TBMM’ye çıkıp da konuşmayı hayal etmezdim. Bugün burada olmaktan çok mutluyum. Ayrıca başkanım Meral Akşener’e sonsuz sevgi saygılarımı ve teşekkürlerimi iletiyorum.”

Akşener devam etti:

Milletimizin gerçeklerini dinledik. Her ev, aynı zamanda bir işletmedir. Ekonomisi, sosyolojisi vardır ve hanelerde, bu işin yükünü taşıyanlar da, kadınlardır. Şartları, durumu, en iyi onlar bilir. O yüzden, Sayın Erdoğan’a tavsiyem, servet peşinde koşan danışmanlarını sustursun, Münevver Hanım’ları dinlesin.

Bir iktidarın görevi, kaynakları doğru kullanarak, ülkesini kalkındırmak, vatandaşlarına zengin, mutlu ve huzurlu bir hayat sunmaktır. Bu kadar basit. Türkiye gibi, zengin kayakları, geniş imkanları olan bir ülkede, akıllı hamlelerle bunu başarmak kolaydır.

Yeter ki önce millet, önce memleket diyenler başa gelsin. Yeter ki, milletin hazinesi çarçur edilmesin. Yeter ki, Türkiye’nin sahip olduğu zenginlikleri, doğru kullanacak bir vizyon olsun ama bunu yapmak yerine, esnafı kaderine terk eder, İstihdam yaratacak yatırımlar yerine, varı yoğu betona gömer, Milletin hazinesini faiz ödemeye mahkum ederseniz, bu iş olmaz.

İşte bu yüzden “Millete kulak verin.” diyoruz. İşte bu yüzden “Esnafa kulak verin.” diyoruz. İşte bu yüzden “Çiftçiye kulak verin.” diyoruz. Diyoruz ama, Türkiye’yi yönetenler, sözlerimize kulak asmayıp, veren el olmak yerine, hala alan el olmayı tercih ediyor.

‘ESNAFIN BOĞAZINI SIKMAKTAN ZEVK Mİ ALIYORSUNUZ?’

Bakın size bir örnek: Çorum’da işyeri kapalı olan, dolayısıyla su tüketimi sıfır olan bir lokantaya, 111 lira fatura geliyor. Yine aynı kentte, su tüketimi, sadece 6 metreküp olan bir lokantaya, 342 lira su, üstüne bir de evsel atık bildirimi gönderiliyor. Yahu sizin hiç mi insafınız yok? Esnafın boğazını sıkmaktan zevk mi alıyorsunuz?

Sayın Erdoğan ve saz arkadaşları, saraylarında sefa süredursun, biz koltuklarımızda oturmuyoruz. İYİ Parti kurulduğu gün demiştim ki, “Biz koltukları değil, ayakkabıları eskiteceğiz.” Aynen onu yapıyoruz. Bakın geçen hafta Düzce’deydik. Akçakoca’daydık, Gölyaka’daydık. Akçakoca’daki bir çiftçimizin söyledikleri çok önemli. Diyor ki; “Gübre fiyatlarına yüzde 60-70 zam geldi. Hayvancılığa başlayayım dedik. 80 liralık yem, 5 ay sonra 130 lira oldu. Hayvancılık da bitiyor, çiftçilik de bitiyor. Üretim de bitiyor. Destek kredilerini de, iktidar partisinden torpil bulanlar hariç, kimse alamıyor. Besicilikte de çiftçilikte de artık ekmek yok.”

Bir başka çiftçimiz diyor ki; “Bugün sordum, bir torba gübre 140 lira olmuş. 60 torba gübre kullanıyorum. Tarım ilacını, 2018 yılında 22 liraya alıyordum, şimdi 110 lira. 1 dönüme yıllık 1000 lira masraf ediyoruz. 40 dönüme, 40 bin lira masraf ediyorum. Köyde durumu en iyi olanlardan biriydim. Artık bittik, tükendik.”

Düzce’de dünyanın en kıymetli ürünlerinden fındığın da üretimi de var. Hani bizim ürettiğimiz, ama fiyatı yurtdışında belirlenen fındık. Bir üretici kardeşim diyor ki; “Fiskobirlik bitti, her şeyi İtalyanlara verdiler.”

Yani çalışan, çabalayan, didinen Düzceli kardeşim, işin patronuysa İtalyanlar olmuş.Geçenlerde bir fındık üreticisi ne diyordu; “Fiyat durduk yere, 27 liradan 21 liraya geriledi. Satıp zarar edeceğime, kırar yer, vitamin alırım daha iyi.” Duruma bakar mısınız? İnsanda biraz utanma olur. Çiftçimizi, üreticimizi bu durumu düşürmeye ne hakkınız var?

Bugün yaşadığımız gıda fiyatları ve gıdaya erişimle ilgili sorunları, tarım sektörünün genelinden bağımsız olarak konuşamayız. Son yıllarda uygulanan, yanlış tarım politikaları ve yetersiz destekler sonucunda, Türkiye’nin tarım üretimi azaldı, ülkemiz tarımda yüksek ithalatçı konumuna geldi. Dilimizde tüy bitti, bir türlü anlamadılar. Gösterdiği olağanüstü başarıyla, eski Damat Bakan’ın tahtını sallayan, Tarım Bakanı’nın aksine; Biz, İYİ Parti olarak, tarımı hem bir sürdürülebilir kalkınma, hem de bir milli güvenlik meselesi olarak görüyoruz.

Çünkü biz biliyoruz ki; tarımın önemini anlamazsanız, çiftçinin, köylünün yanında olmazsanız, gıda fiyatlarını yapısal çözümlerle değil, polisiye tedbirlerle çözmeye kalkarsanız, işte bugünkü hale düşersiniz.

Sayın Erdoğan; Buradan sana ve arkadaşlarına, devri iktidarınızda, tarımda sergilediğiniz üstün performansı, birkaç örnekle hatırlatmak istiyorum.

Mesela; Son 20 yılda, tam 4,5 milyon hektar tarım arazimizi kaybettiniz. Hollanda ise, bizim kaybettiğimiz tarım arazisinin yüzde 40’ıyla, yıllık 116 milyar dolar ihracat yaptı. Yani, yüzölçümü Konya kadar olan Hollanda, Siz, ihracat rakamlarıyla övünedururken, Türkiye’nin toplam ihracatının üçte ikisini, sadece tarımla yaptı.

Mesela; Büyükşehir Belediyesi Yasası ile, bir gecede 17.803 köy ve beldemizi, son 7 yılda da, “köy kırsalı” nüfusumuzun, 755.000’ini adeta yok ettiniz. Yani yılda, yüz bin insanımızın, köy kırsalından göç etmesine seyirci kaldınız.

Mesela; Meraları, yaylaları, dağları, köylünün elinden alıp, yandaş şirketlere kiraladınız. Sadece Malatya’da, 35 bin dönümlük mera ve yaylayı, büyük şirketlere kiraladınız. Yetinmediniz, daha yeni, Karadeniz’de, 15 yaylanın statüsünü kaldırdınız.

Mesela; Çiftçi sayımızın yaklaşık üçte ikisini kaybettiniz. Kalan çiftçimizin de, 2 milyar 600 milyon lira olan banka borcunu, 138 milyara, toplam borcunu ise, 200 milyar liraya çıkararak, çiftçilerimizin var olan sermaye gücünü erittiniz. Sayenizde bugün çiftçimiz, haciz gelmesin diye, traktörünü saklayacak duruma geldi.

Elbette burada durmadınız, yola devam edip, Türkiye için hayati derecede önemli olan, kadın istihdamını da boş geçmediniz! Son bir yılda 269.000 kadın çalışanımızı, tarımsal istihdamdan çıkarttınız. Sayın Erdoğan; Devri iktidarında, maalesef tarıma olan “sevgimizi” kaybettirdiniz.

Kendin itibar içinde yüzerken, beğenmediğin Atatürk’ün, efendi olarak gördüğü köylümüzü itibarsızlaştırdınız. Hal böyle olunca da, üreticilerin üretim yeteneği, tüketicilerin de “gıdaya erişim” imkanı kayboldu ve en sonunda, tarımda ardı ardına izlenen, bu yanlış ve hatta şaibeli politikalar sonucunda, bugün “fahiş gıda fiyatları” ile karşı karşıya kaldık.

Peki sen ne yaptın? Kendi beceriksizliğini örtmek için, her zaman yaptığın gibi, sağda solda suçlu aramaya başladın. Sorunun temelini çözmek yerine, sorumluluğu ona buna yıkmaya çalıştın. Hatta hızını alamayıp, işi, çiftçimize terörist demeye kadar götürdün. Hala da, polisiye tedbirlerle bu işi çözeceğini sanıyorsun. Olmaz, Sayın Erdoğan. Böyle olmaz. Olmaz, çünkü, doğru düzgün bir planın yok. Planın olmadığı için de, politikan yok. “Politikasızlığın politikasını” yaparak gıda enflasyonunda, OECD rekorunu kırmaktan başka bir şey yapamazsın. Çarşı pazar karışmış, sen hala meselenin özüne gelememişsin. Meselenin özü çiftçiyle alakalı değil. Çiftçinin eline geçen para artmıyor. Tarlada 30 kuruş olan brokoli, zincir market rafında, 7 lira. Halde 50 kuruş olan karnabahar, aynı rafta, neredeyse 5 lira. İki lira seksen kuruş fiyat açıkladığınız süt, rafta, 7 buçuk lira. Yani senin anlayacağın, mesele çiftçiden sonra başlıyor Sayın Erdoğan. Temelde sorun zincir marketlerde ve onların tedarikçilerinde. Çünkü davul da, tokmak da onların elinde.

Kendileri çalıp, kendileri oynuyorlar. Sayıları 31 bini geçti. Piyasaya hâkim oldular. Karşılarında rekabet edecek kimse yok. Ne çiftçi kooperatifi kaldı, ne de birliği. Ne halcisi kaldı, ne de komisyoncusu. Hepsini ezip geçtiler.

Sayın Erdoğan; Bak, bu zincir marketler meselesi önemli. Ben ve arkadaşlarım, memleketin dört bir yanını geziyoruz. İstanbul Ümraniye’den, Samsun Bafra’ya kadar herkes, bu zincir marketlerin, salgında kayırılmasından, kent ekonomisine katkı sağlamamasından, esnafı batırmasından, ortaya çıkardıkları gıda enflasyonundan şikayetçi. Nedense, bir tek sen şikayetçi değilsin. Kızman gereken kesim bu zincir marketler olmalıyken, Nedense, onlarla uğraşmak senin pek işine gelmiyor.

Çünkü bu durumdan şikayetçi olsan, daha önce bu market zincirlerinde çalışmış birini, Tarım ve Orman Bakan Yardımcısı yapıp, bir de üstüne bakanlığın bütün fonksiyon birimlerini teslim etmezdin. Çünkü bu durumdan şikayetçi olsan, bu market zincirlerinde, yönetim kurulu üyeliği yapmış birini de, Tarım ve Orman Bakanı yapmazdın.

Tarım, kalkınma ve milli güvenlik meselesi olduğu kadar, aynı zamanda bir bilimdir, bir uzmanlık alanıdır. İşte o yüzden biz diyoruz ki; Akla ve bilime alerjisi olan, kalkınmayı eşi dostu zengin etmek zanneden, mili güvenliği de, kendinden olmayanları hedef göstermekten ibaret gören bu zihniyet, tarımda yaşadığımız sorunları çözemiyor, çözemez. Çünkü Einstein’ın dediği gibi; “Bir sorunu, onu yaratan zihniyetle çözemezsiniz.” Onlar çözemez, ama hiç kimse merak etmesin, bu sorunları biz çözeriz.

Buradan çiftçilerimize seslenmek istiyorum; Biz sizi seviyoruz. Biz size inanıyor, size güveniyoruz. İhtiyaçlarınızı biliyoruz. Biz sizleri, onlar gibi sandıkta hatırlayanlardan, oy pusulası olarak görenlerden değiliz. Seçim beyannamesinde, takipteki borçlarınızın tasfiye edileceğini, ilk açıklayan ve söz veren biziz. Sözümüzün arkasındayız.

İYİ Parti iktidarında; İlk önce bütün takipleri durduracağız. Bu borçlarınızı, ilk aldığınız şartlar içerisinde; sübvansiyon haklarınızı koruyarak, faizsiz, masrafsız, bir yıl ödemesiz, ertesi yıl ise, sadece faiz ödemeli, anaparayı da, 5 yıl vadelendirerek ödeme imkânı sağlayacağız. Ayrıca ödediğiniz miktar kadar da, kredi imkânı sağlayacağız.

İktidara geldiğimizde; daha önce hazırladığımız, “Ulusal Tarım Master Planı’nı” uygulamaya koyacağız. Neyi, nerede, nasıl, ne miktarda, ne için ve nasıl bir katma değer yaratarak üreteceğinizi, hem size, hem de sanayiye önceden söyleyeceğiz. Tarımdaki yeni teknolojileri, üreticiyle buluşturacağız.

Bilgi ve veri temelli, tarım-gıda değer zincirini oluşturmak için, teknoloji ve inovasyon stratejisi geliştireceğiz. Bu çerçevede, “Türkiye Tarım Büyük Verisini” oluşturup, bu veriyi araştırmacılara açacak, böylece akıllı planlama, tahmin, öngörü ve modelleme araçları oluşturacağız.

İklim değişikliği ve kuraklığa karşı önlemler almak için, “Türkiye İklim Değişim Modeli’ni” kuracağız. Su kaynaklarını korumak ve yeni su kaynakları yaratabilmek için, “Su Kaynakları Koruma Alanları” oluşturacağız. Verimli tarım arazilerine sanayi bölgesi kurulmasına, plansız kentleşmeye, tarım ve orman bölgelerindeki maden arama faaliyetlerine, derhal son vereceğiz. Ata tohumlarımız, ülkemizin en değerli varlıklarından biridir. Ata tohumu sertifikasyonu çalışmalarına hız vereceğiz.

Dünyada eşi benzeri bulunmayan, tür çeşitliliğimizi belgelemek, sahiplenmek ve geliştirmek için, “Anadolu Flora ve Fauna Envanteri’ni” oluşturup, ıslah yöntemleri geliştireceğiz. Size, “kazanç odaklı” bir tarımsal üretim modeli sunacağız. Ekim ve üretim sezonu öncesinde, ürününüzün “eşik fiyatını” açıklayacağız. Ürününüz daha fazla ederse, aradaki farkı, “fark fiyat” olarak ödeyeceğiz. Fiyatın, eşik fiyatın altına düşmesine izin vermeyecek; “müdahale fiyatını” devreye sokacağız. Yani, “eşik fiyatı sınır olarak belirleyip, ürün fiyatının bunun altına düşmesine” izin vermeyeceğiz. Hayvansal ürünler için, “referans fiyatını” garanti edip, bu fiyatın uygulanmasını sağlayacağız. Ne sizi, ne de ürettiğinizi, sahipsiz bırakmayacağız. Piyasaları, sizin lehinize “düzenleyeceğiz, dengeleyeceğiz, denetleyeceğiz”. Bu amaçla, yetkiyi alır almaz, ilk icraat olarak, bu görevleri yerine getirecek, “Türkiye Tarımsal Ürünler Düzenleme Kurulunu” kuracağız. Özetle, biz geleceğiz ve çiftçimizin dertleri bitecek.

İYİ Parti iktidarında, çiftçimiz üretecek, kazanacak, kazandıkça büyüyecek. Büyüyen çiftçilerimiz, yaşadıkları zorluklarla değil, tarımdaki ihracat rekorlarıyla anılacak. Çiftçisi güçlü bir Türkiye’de, sofralarımıza, kaliteli gıda ucuza girecek, yetersiz beslenen çocuğumuz, aç uyuyan insanımız kalmayacak. Bizim tarım vizyonumuz işte budur. Çünkü bizim için güçlü çiftçi, güçlü Türkiye demektir.