Akşener: AK Parti için ufak, milletimiz için büyük bir yolsuzluktan anlatmak isterim

0
19
Meral Akşener

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun, “Arsayı bir uyanık 11 milyon dolara alıyor. Ertesi gün KİPTAŞ 47 milyon dolara bu arsayı o uyanıktan satın alıyor” ifadeleriyle gündeme getirmiş olduğu arazi satışı skandalını, “AK Parti için ufak, milletimiz için ise oldukca büyük bir yolsuzluktan anlatmak isterim” diyerek söyledi.

Akşener, partisinin TBMM öbek toplantısında gündeme ait açıklamalarda bulunmuş oldu.

Marmara Denizi’ndeki müsilaj krizine ait konuşan Akşener, “Onlarca bilim insanının, aylardır meydana getirdiği uyarıya kulak asmayan Bakanlık, sustu sustu, en sonucunda Sayın Erdoğan, ‘etraf bizim işimiz’ diyince, nihayet adım attı. İşe bakar mısınız? Şu üstün liyakate bakar mısınız? Devletin bakanı, ‘Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatlarıyla’ demeden işe başlayamıyor” ifadelerini kullandı.

Akşener, “Gezim, balıkçılık, deniz ürünleri üretimi şeklinde birçok değişik sektöre olan etkilerini bir an ilkin belirleyin, bu sektörlere dair lüzumlu önlemleri hızlıca alın” çağrısında bulunmuş oldu.

İmamoğlu’nun “Arsayı bir uyanık 11 milyon dolara alıyor. Ertesi gün KİPTAŞ 47 milyon dolara bu arsayı o uyanıktan satın alıyor” diyerek gündeme getirmiş olduğu arsa satış skandalına değinen Akşener, şunları söylemiş oldu: “Vatan Caddesi’nde, belediyeye ilişik olan bir yeşil alan, bir firmaya 25 milyon liraya satılıyor. Peşinden, bir düzenlemeyle, bu arsa yeşil alan olmaktan çıkarılıp, imara açılıyor. Böylece fiyatı katlanıyor. Sonrasında ne oluyor? Bir müddet sonra aynı arsayı, aynı Büyükşehir Belediyesi, bu kere, 430 milyon liraya geri alıyor. İki kalem oynatılan bu rezalette, milletin belediyesi, kısaca milletin bizzat kendisi, 405 milyon lira zarara uğruyor. O para da, o şirketin cebine giriyor. Sona eriyor mu? Bitmiyor. Aynı arsa, yeni bir kararla, yine yeşil alan duyuru ediliyor. Ve bugünkü piyasa değerine bakılırsa, fiyatı, 90 milyon lira oluyor.”

Akşener’in açıklamasından öne çıkanlar şu şekilde:

“Söze geldi mi yerli ve ulusal bulunduğunu söyleyen bu iktidarın işi gücü yabancılara kazandırmak. Kendi çiftçisi zor durumdayken, elin çiftçisini varlıklı eden de bunlar kendi yetiştiricisi perişanken, angus alıp başka ülkeleri varlıklı eden de bunlar. Kendi şeker fabrikalarını, yok pahasına satıp, stratejik bir ürünü, gayrı ulusal hale getiren de bunlar, yeni Amerikan Başkanı’na şirin görünmek için Cargill’in şekerindeki zehir miktarını artıran da bunlar.

Biliyorsunuz ki, Amerikan Cargill firması 3 senedir ısrar ediyordu. Nişasta Bazlı Şeker kotasının artırılmasını istiyordu. Başta bizler olmak suretiyle, birçok birey ve müessese karşı çıktık. Niçin? Bu sebeple, NBŞ dediğiniz Amerikan mısırından üretiliyor. Bizde ne var? Şeker pancarı. Şu demek oluyor ki isteniyor ki, Türk’ün pancar şekeri değil, Amerikalı’nın mısır şurubu kullanılsın. Şu demek oluyor ki isteniyor ki, Türk çiftçisi kaybetsin, Amerikan çiftçisi kazansın. Sonucunda ne oldu? Bir gecede yönetmelik değişti ve NBŞ kotası, yüzde 2 buçuktan, yüzde 5’e çıkartıldı. Ilkin şeker fabrikalarımızı yok pahasına sattılar. Şimdi de NBŞ kotasını artırarak, evlatlarımızın sağlığını satıyorlar. Cargill’den hem mısır şurubu, bununla beraber Ziraat Bakanı ithal eden bu ucube sistemin ve onun arkasındaki bu çarpık zihniyetin özeti işte budur. Bu çarpık zihniyet, ne milletini düşünür, ne de evlatlarının sağlığını düşünür. Bu çarpık zihniyet, işine geldiği sürece yerli, koltuk tehlikeye girene kadar da millidir. Bu kadar bayağı. Siz sakın ola, Sayın Erdoğan’ın ‘Yerli ve Ulusal’ nutuklarına inanmayın. Yerlilik ve millilik, ilkin insanoğlunun yüreğinde olur. Ilkin aklında, ilkin fikrinde, ilkin zihniyetinde olur. Bunlarınki şeklinde, bir tek lafda olmaz. Bu sebeple yerli ve ulusal olmak, tutarlılık talep eder. Her durumda ilkin ulus, ilkin memleket diyebilmek talep eder. Şahsını milletinin önüne koyanlardan, yerli de olmaz, ulusal de olmaz.

Nitekim, sözüm ona, ultra ‘ulusal’ olan bu dostlar, en son, bir başka utanmazlığa daha imza attılar. Çin’in, Uygur kardeşlerimize uyguladığı soykırım karşısında sergiledikleri, utanç verici pısırıklıkları yetmemiş şeklinde; iimdi de, Dünya Uygur Kongresi Başkanı Dolkun İsa’nın, ikinci vatanım söylediği, Türkiye’ye girişine izin vermediler. İşte size Sayın Erdoğan ve ortaklarının dillere destan yerliliği ve milliliği. İşte size, yoluna baş koyduğu İhvan kadar yerli Sayın Erdoğan ile tehditçi Çin elçisi kadar ulusal ortakları… Yazıklar olsun.

ESNAF ZİYARETLERİ

Geçtiğimiz hafta Karabük’teydim. Pazartesi günü de Niğde’ye gittim. İktidarın beceriksizlikleri sonunda Karabüklü, Niğdeli esnafımızın, çiftçimizin durumu perişan. Karabük merkezde, genç bir kardeşimin oyun kafesi varmış. Diyor ki; ‘Benim 16 aydan beri dükkânım kapalı. 2018’de, 300-400 bin lira bir yatırım yaptım, şu anda sona ermiş durumdayım.’ Safranbolu’da lokantacı bir kardeşim diyor ki; ‘Okullar kapalı, askerler çarşıya çıkamıyor, satın alan yok. Hepimiz iyi mi geçineceğiz?’ Kahveci kardeşlerim, ‘Açız’ diye pankart açtılar. ‘Mağdur olduk, bizlere sahiplenen yok’ diyorlar. Yenice’de elektrikçi bir kardeşim diyor ki; ‘Hepimiz 17 gün kaldık evde fakat bankalar çalıştı. Esnafın çek-senet ödemeleri var. 1 ay ileri ötelendi fakat, 1 ay sonrasında yeniden tıkandı. Geçen yıl kredi aldım, 150 bin lira kredi borcum var. İş yok, satın alan yok, bu tarz şeyleri iyi mi aşacağız? Bu borcu iyi mi ödeyeceğiz?’ Yenice’de mahalli gazeteler, muhabirler bile zor durumda. Ulukışla’da bir manav kardeşim; ‘Yardımcı için başvuru ediyoruz, hiç kimseye bir şey vermiyorlar. Bırakın desteği, başvurumuz bile onaylanmıyor. Her şey ucu ucuna muadil geliyor. Hepimiz kasabın yolunu unuttuk’ diyor. Bor’da bir emeklimiz; ‘Ben yüksek maaştan olacağım diye emekli oldum. Fakat şirkette ortağım diye, bana şu an 2400 lira değil 1700 lira maaş veriyorlar. Firması feshedersem ben iyi mi geçineceğim?’ diyor. Oto Endüstri’de 84 yaşındaki Naci Abimiz ile tanıştık. 40 usta yetiştirmiş, sanayinin en eski ustası, kurucusu. O bile dertli. Diyor ki; ‘Kupon arazi hâline döndü burası. Arsa olarak alıyorlar elimizden, bizi de dağın başına atıyorlar. Burayı bırakıp dağın başına taşınmamızı, üstüne de 100 bin lira para yatırmamızı istiyorlar.

ARSA SATIŞI SKANDALINI ANLATTI

Elimizi nereye atsak, fena kokular yükseliyor, Gözümüzü nereye çevirsek, bir dümen almış başını gidiyor. İşte size bir misal: İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde, geçmiş dönemde yaşanmış olan, AK Parti için ufak, milletimiz için ise oldukca büyük bir yolsuzluktan anlatmak isterim. Vatan Caddesi’nde, belediyeye ilişik olan bir yeşil alan, bir firmaya 25 milyon liraya satılıyor. Peşinden bir düzenlemeyle, bu arsa yeşil alan olmaktan çıkarılıp imara açılıyor. Böylece fiyatı katlanıyor. Sonrasında ne oluyor? Bir müddet sonra aynı arsayı, aynı Büyükşehir Belediyesi bu kere 430 milyon liraya geri alıyor. İki kalem oynatılan bu rezalette milletin belediyesi, kısaca milletin bizzat kendisi 405 milyon lira zarara uğruyor. O para da, o şirketin cebine giriyor. Sona eriyor mu? Bitmiyor. Aynı arsa, yeni bir kararla yine yeşil alan duyuru ediliyor. Ve bugünkü piyasa değerine bakılırsa fiyatı 90 milyon lira oluyor. Şu yüzsüzlüğe bakar mısınız! Şu soyguna bakar mısınız! Milletin hazinesine çökmüş şu arsızlığa bakar mısınız!

Vaziyet ortaya çıkınca, Ulus İttifakı’nın Büyükşehir Belediyesi derhal şikayetçi oldu. Şimdi laf yargının. Milletin hakkını-hukukunu savunacak, bu yolsuzluğun hesabını soracaktır, haysiyetli savcı ve hakimleri göreve çağırıyoruz. Dönemi yakından takip edeceğiz. Milletimizin helal parasının, bu haram düzeninin yandaşlarının cebine inmesine, izin vermeyeceğiz.

MARMARA DENİZİ’NDEKİ MÜSİLAJ KRİZİ

AK Parti iktidarı, Türkiye’yi her alanda beladan belaya savururken biliyorsunuz ki, Marmara Denizi de bir felaketle boğuşuyor. Müsilaj isminde olan deniz salyası, Marmara’daki deniz hayatını ve kıyılarımızı tehdit ediyor. Bir şeyin altını bilhassa çizmek isterim: Bu bela yeni değil. ilk başlarda 2007 senesinde ortaya çıktı. Bugünküne bakılırsa oldukca daha ufak boyuttaki o yıkım, sadece iki yılda temizlenebildi. Peki sonrasında ne oldu? 2020 yılının kasım ayında, yine ortaya çıktığında bilim dünyası, başta Bakanlık olmak suretiyle, alakalı birimleri uyardı, ‘Tedbir alın’ dedi. Peki Etraf ve Şehircilik Bakanlığı ne yapmış oldu? Mayısın ortalarına kadar, bu salgının bayağı bir plankton artışı bulunduğunu, numune almaya bile gerek olmadığını söylemiş oldu. Fakat son bir haftada müsilaj kıyılarımızı sarıp, gündem olunca, nihayet Bakanlık, ‘Acele vaziyet fiil planı’ oluşturmaya başladı. Onlarca bilim insanının, aylardır meydana getirdiği uyarıya kulak asmayan Bakanlık, sustu sustu, en sonucunda Sayın Erdoğan, ‘etraf bizim işimiz’ diyince nihayet adım attı. İşe bakar mısınız? Şu üstün liyakate bakar mısınız? Devletin bakanı, ‘Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatlarıyla’ demeden işe başlayamıyor. Bilimin uyarısı yetmiyor. Vatandaşın tepkisi yetmiyor. Bu işinin ehli dost, Sayın Erdoğan parmak şaklatmadan adım atamıyor.

MURAT KURUM’A TEPKİ

Sen bu mevzunun bakanı olarak ne işe yarıyorsun? Seni oraya koltuk boş kalmasın diye mi oturttular? Seni o koltuğa, sağa sola git, resim çektir, bir de üzerine maaş al diye mi oturttular? Senin işin bu değil mi? Sekiz ay ilkin, bambaşka açıklamalarla problemi görmezden geldiniz, bugün sırf Sayın Erdoğan parmak şıklattı diye acele fiil planı hazırlamak yarışına girdiniz. Bir de hala utanmadan işinizi yaptığınızı iddia ediyorsunuz. Bu şekilde ciddiyetsizlik olur mu? Bu şekilde basiretsizlik olur mu? Bu şekilde bir devlet yönetimi olur mu? Ayıptır, günahtır.

Meydana getirilen araştırmalara bakılırsa, Karadeniz’e ve Marmara’ya dökülen atıkları, yüzde 40 oranında azaltırsak, müsilaj sorunundan sadece 6 yılda kurtulabileceğiz. İktidar bilincinde olmasa da müsilaj belası işte bu kadar ciddi bir sorundur. Ve her ciddi mesele şeklinde, bilimle, akılla ve ciddiyetle çözülmesi icap eder. Bu şekilde problemler, bir bireyin ‘Talimatı verdim’ söylediği, sığ ve indirgemeci bir anlayışla çözülemez. Hepimiz görevli karşıcılık anlayışımız gereği işaret ettiğimiz sorunlara dair, çözüm önerilerimizi de paylaşıyoruz. Türkiye’nin meselelerini kimin çözdüğünü değil, meselelerin çözülüp çözülmediğini önemsiyoruz. Müsilaj meselesini, iktidarın beceriksiz kadrolarına bırakamazdık. O nedenle, Marmara Denizi’ni kurutma ihtimali olan bu belaya karşı, ne yapılması gerektiğine dair de çalıştık.

Evvela bu probleminin, yalnızca mahalli yönetimlerin yükü olmadığının bilinmesi gerekiyor. Bakanlık, zor zahmet de olsa, Büyükşehir Belediyelerimizi de dahil etmiş olduğu bir süreç başlattı. Bu adımı pozitif yönde buluyoruz. Bunun devamında atılacak adımlar için de iktidara buradan çağrıda bulunmak isterim. Marmara Denizi’ne dökülen atık suların bir bölümü değil tamamının, ileri biyolojik arıtmadan geçmesi gerekiyor. Bunun için merkezi idare olarak süratli bir halde mahalli yönetimleri destekleyin. Mevcut arıtma tesislerini bir an ilkin ileri biyolojik arıtma tesislerine çevirin, gerekirse kamulaştırmaya gidin.

Zaman kaybetmeden ‘iyi ziraat’ uygulamalarına geçin, gübre, kimyasal ve deva kullanımının azaltılmasını sağlayın. Kent şebekelerinde yalnızca ön arıtma meydana getirilen suyun, park ve bahçe sulamalarında kullanılarak, denize dökülmesini kısıtlayın. Denizlerimizdeki dip yaşamına zarar veren, trol tipi avcılığa karşı yaptırımları arttırın. Marmara Denizi’ne atık su döken, ve nüfusu 5 binden fazla olan yerleşimlerde, hızla, ileri biyolojik arıtma tesisleri kurun. Karadeniz’deki kirliliğin daha çok artmaması, Marmara Denizi’ndeki müsilajın, Ege’yi daha çok etkilememesi için Marmara, Karadeniz ve Ege’yle etkileşimi bulunan ülkelerle Türkiye’nin liderliğini üstlendiği, ortak bir platform kurulmasını sağlayın. Deniz salyası, yalnızca ekolojiyi değil, ekonomiyi de ciddi biçimde etkileyen bir sorundur. Bu yüzden, gezim, balıkçılık, deniz ürünleri üretimi şeklinde birçok değişik sektöre olan etkilerini, bir an ilkin belirleyin,bu sektörlere dair lüzumlu önlemleri, hızlıca alın.

“ÇEVREYİ İŞ GÖREN ZİHNİYET”

Sayın Erdoğan’ın daha ilkin ‘Iktisat bizim işimiz’ söylediğinde başımıza gelenler ortadayken, şimdi çıkıp ‘Etraf bizim işimiz’ demesinden büyük kaygı duyuyorum. Eğer sayın Erdoğan’ın çevreciliği de ekonomistliği gibiyse milletçe büyük bir tehlikeyle karşı karşıyayız anlama gelir. Nitekim, çevreyi iş olarak bulan bu zihniyetin, çevrecilik anlayışının da ulus bahçesi inşa etmekten öteye gidemediğini, sayın Erdoğan’ın ‘Dünya Etraf Günü’nde’ meydana getirdiği, ibretlik konuşmadan anladık.

Bizim için vatanın doğası kutsaldır. Dolayısıyla, doğamızı korumak ve kollamak, bizim için mukaddes bir görevdir. Doğamız, topyekûn alarm verirken, bu uyarıyı duymamazlıktan gelemeyiz. Salda Gölü’ne beton dökenlerin, kendilerini ‘Yol kenarına ağaç diktik ya…’, diye savunmalarını kabul edemeyiz. Kazdağları’nı yağmalatanların, bizi ulus bahçeleriyle uyutmaya çalışmalarına sessiz kalamayız. ‘Etraf bizim işimiz’ diyen Büyük Rizeli’nin, iflah olmaz rant sevdası için Rize’deki tabiat kıyımına göz yummasını, görmezden gelemeyiz. Gelmeyeceğiz. Sessiz kalmayacağız. Kabul etmeyeceğiz. Memleketin aden doğası için boğuşmaya devam edeceğiz.”

“BU İKTİDAR UZMANLIK GEREKEN KADROLARIN ALIMINDA BİLE KUMAR OYNUYOR”

Türkiye, hem doğasını kurtarmak, bununla beraber doğru ve planlı bir halde yeşil ekonomiye geçmek zorunda. Bu bir tek doğamız için değil, fakirleştirilmiş ve sağlıksız gıdalara mahkum edilmiş milletimizi, bu cendereden kurtarmak için de yaşamsal öneme haiz. Fakat su meselesini deşifre etmek, ilk olarak içtenlik talep eder, kararlılık talep eder. Liyakatli kadrolar, vizyon sahibi bir idare anlayışı talep eder. Ilkin ulus, ilkin memleket diyen bir iktidar talep eder. Biliyorsunuz ki, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü diye bir kurumumuz var. Cumhuriyet zamanı süresince, dağa taşa ismi yazılmış muazzam bir kurumumuzdur. Daha geçen hafta, Cumhurbaşkanlığı bir kararname yayınladı. Dedi ki; ‘DSİ’de işe alınacak topograf, laborant, hidrolog şeklinde teknik personel, imtihan yerine kurayla belirlenecek.’ Zihniyete bakar mısınız? Su şeklinde mühim bir mevzuda, ihtisas gerektiren personel, KPSS ile değil, kura ile işe alınacak. Şu demek oluyor ki teknik bilgisi değil, şansı olan işe girecek. Hepimiz, su mevzusu muazzam diyoruz. Bu iktidar ise, ihtisas gerektiren kadroların alımında bile kumar oynuyor. Bu şekilde devlet yönetilmez. Bu kafayla bu meselenin altında kalırız. Bu zihniyetle susuzluk sorunumuzu çözemeyiz.

Türkiye potansiyeli olan bir ülke. Türkiye, kuvvetli, varlıklı ve sevinçli olmak için gereksinim duyan her şeye haiz olan bir ülke. Sadece bu potansiyeli bu ucube sistemle harekete geçiremeyiz. O nedenle, ilk sandıkta memleketin gücünü çarçur edip, insanlarımızın umudunu öldüren, bu beceriksizliğe, bu umursamazlığa dur diyeceğiz. Türkiye’nin potansiyelini, milletimize zenginlik olarak döndüreceğiz. O zenginliği, eşe dosta değil, doymak bilmeyen o beş müteahhite değil, aklın ve hakkın işaret etmiş olduğu biçimde her bir vatandaşımıza yaşatacağız.”